Basketbolumuzun “Pegasus”u, Sayı Makinası: Harun Erdenay

27 Mayıs 1968’de Ankara’da doğduğunda bilmese de: İlerde fersah – fersah geçeceği bir büyük ismin, Kemal Erdenay’ın oğluydu. Babası, en iyi basketbolcu olsun diye oğlu didinirken, istemeden de olsa, büyük bir baskı kurmuştu Harun’un üzerinde. Harun bu baskıyla yenilmemiş, babasının gölgesinde kalmamıştı.

Basketbol tarihimizin en otoriter, en sert mizaçlı basketbol adamıydı Kemal Hoca. 1960’ların sonlarıyla 70’lerin başlarında ülkemizin sayılı basketbolcularındandı. Ve eski basketbolcu dayısı Ömer Yücesoy; onun basketbola kalıtsal yatkınlığının, devraldığı genetik mirasın sahiplerinden ikincisiydi.

2,5 yaşından itibaren babasının maçlarına gittiği, atletini forması sanıp annesinin pazar filelerinden, çamaşır sepetlerinden yaptığı potalara basket attığı günlerden başlayarak yaşamının hiçbir anında şımarıklık yapmadı. Soyaçekim kanunlarına yaslayıp sırtını, aileden gelen basketbol becerisine, yeteneğine güvenip; miskin bir tembelliğe sığınmadı.

Ya ne yaptı? 2,5 yaşından bugüne basketbolu, basketbolunu geliştirmeye çalıştı, çalıştı, çalıştı. Hem de öyle bir çalışmaydı ki o; gücünü, kudretini sadece ve sadece Erdenay’ın yüreğinden kaynaklanan top oynama aşkından alıyordu. 4,5- 5 yaşlarında potayı bulan ilk atışlarını yapmaya başlamıştı Harun. Küçükken; tatil günlerinde, boş zamanlarında, eline geçen her fırsatta, güneşin doğumundan akşamın batışına, saatlerce, canını çıkarasıya basket oynadı Pegasus. Hem de bundan sonsuz keyif alarak, zevk duyarak…

Büyüdükçe, profesyonelleştikçe, yıldızlaştıkça çalışmaya doymadı. Sorumluluğunun gereğini fazlasıyla yerine getirip, antrenmanlarda, maçlarda, öncelerinde, sonralarında bir tek şeyi, en iyi yaptığı işi tekrarladı: Çalıştı yani. Hem de ölümüne.

Peki neye, niye mi çalıştı Harun Erdenay? Yazları dayısıyla basketbol oynarken; en zor durumlarda, kritik hallerde, imkânsız pozisyonlarda topu çembere sokmanın yollarını aradı. Yolun sonunda vardığı yer, aradığını bulduğunun, hedefine ulaştığının en sağlam kanıtıdır.

Çocukluğunda Fenerbahçe alt yapısından davet alacak kadar iyi futbolcuysa da… Efes Pilsen’de basketbola başladı. Ardından babası tarafından İTÜ’ye transfer edildi. 13- 14 yaşlarında fark ettiği şut yeteneğini öylesine geliştirmeyi başardı ki; Türk basketbolunun bileği en yumuşak, attığını sokan, durdurulamaz sayı makinasına dönüştü. Bununla da yetinmeyip, en zirvedeyken dahi ekstra şut egzersizleri yaptı. İşte yine böyle günlerden birinde, antrenmanda, koçu Alaeddin Yakan’ın şahitliğinde girdiği bir iddia sonucu 50’de 50 isabetle 3 lük sayı attı.

16-17’sinde İTÜ A takımla çıktığı ilk resmi maçta, Paul Dawkins’li, Michael Scearce’lü efsane Galatasaray’a karşı sadece 2 dakika süre alabilmişti. Ve maçın gazetelerdeki performans tablolarında adının karşısındaki “0 sayı” ve “?”ne, arkadaşlarının bununla dalga geçişine çok üzülse de… Bu olaya basketbol efsanesine dönüştükten sonra bile tek bir olumsuz gönderme yapmadı. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmadan, tüm içtenliğiyle, güler yüzüyle anlatabiliyordu yaşananları. Bu, ondaki sıfır kompleksin, engin hoşgörünün, insancıllığın, sevecenliğin dışavurumuydu sadece. Öylesine sade, öylesine olduğu gibiydi.

Uğruna üniversite eğitimini, (Boğaziçi bilgisayar programcılığı bölümünü ) yarım bıraktığı, 23 yıllık muhteşem kariyerinde, sadece 5 takımda (İTÜ, Paşabahçe, Fenerbahçe, Ülker, Mersin BŞB (K)  ) oynayarak tam bir istikrar abidesi olan basket adam, 3 kez sayı kralı oldu ama… Maç kendi takımı, ya da rakip için bittiğinde, sayı peşinde koşmayı ayıp saydı. Farkın açıldığı anlarda, gençlerin özgüvenlerini geliştirmeleri amacıyla ya şut önceliğini onlara verdi, ya kendi rızasıyla kenara çekildi. Doyumsuz bir açgözlülükle skora şahsi performansını yansıtmaktansa, kendini mutlu, seyirciyi mest etmeyi seçti. Eğer tek gayesi krallık olsaydı, emin olun en az 10 sezonu kral tacını takarak bitirirdi.

Buna kanıt sayılsın diye tek bir örnek vereyim: Onu izlediğim sayısız maçtan hangisiydi, hatırlayamadım ama; starımız, son periyotta arka arkaya soktuğu 6 üçlükle, kopmuş maçı takımına kazandırdı. Bunu yapabilen biri, sayı krallığını dert edinseydi, neler ederdi? bir saniye de olsa düşünmenizi dilerim.

Hayatının en büyük aşkı İTÜ uğruna 1 yıl bedelsiz de oynadı, ( Ki hiçbir profesyonel böyle bir şeye yanaşmaz ) o koskocaman geçmişini bir yana bırakıp, bir başka büyük yıldızımız İbrahim Kutluay’ı da yanında götürerek 2.ligde de oynadı ( Öylesine büyük adlara sahip başkalarının, kolay kolay buna cesaret edebilmelerini, böylesine alçak gönüllülük gösterebilmelerini olası bulmuyorum doğrusu.)

Bunca şeyi başaran yiğidin tek pişmanlığı neydi biliyor musunuz? Hayatının hayali Jordan’ın rüya takımı Bulls’ta oynamaksa da… 1993’te aldığı NBA teklifini, Drazen Petrovic’in bile yedek kaldığı yerde 2-3 yıl benchte oturacağını, yedekliğe tahammül edemeyeceğini düşünerek reddetmesiydi. Elbette zamanı geri getiremeyiz ama; eğer gitseydi, azıcık sabırla oraya da adını altın harflerle yazdırırdı. Onun büyülü tarzını bilenler, nasıl bu hükme vardığımı daha iyi anlarlar.

Şiirsel bir yıldızdı. Rahmetli İsmet Badem, sürekli çemberlerin üzerlerinde gezindiği için ona “Pegasus” lakabını takmıştı. Centilmen, sağduyulu, sağlam karakterli, mütevazı biridir.

Basketbolumuzun gelmiş geçmiş en efendi, en duygusal ismiyse de, her olumsuzluğu pozitife çeviren iradesi vardır. Sakin, iç dünyasıyla barışık, Özgüvenlidir. Kimseden uyarı beklemeden görevini yapar. Soğukkanlıdır. Hiçkimseyle Kavga ettiğini görmedim, duymadım. Vefalı, dürüst, mert, dobradır. Gerekince, hiçbir yerde fikrini açıklamaktan çekinmez. Herkese saygılıdır.  Toplum nezdinde büyük itibar kazanmıştır.

İşini yaptı. Kendini adadığı oyuna odaklandı. İnsanlara bir şeyler vermenin, katmanın peşine düştü.

Vasat maçını izlemedim diyebilirim. En zayıf yanı savunmasını; Esnekliğiyle süratiyle telafi etti. Hızlı hücumlarda özgüveni, atletikliği göz alıcıydı. Savunma ribauntlarını alıp sayı yapmayı çocuk oyuncağına çevirirdi. Çok iyi sıçrar, rahat adam geçerdi. Pivotların üzerinden güle oynaya turnike atardı. Ritmini yakalayınca, hırslanınca, durdurulamazdı. Bazen geç açılırdı ama; açılınca önünde durulmayan forvetti. 190 cm.’lik boyuna karşın; el üstünden mesafe tanımaksızın atmakta, el yakan topları kullanmakta onunla ancak ve sadece Kutluay-Türkoğlu-İlyasova seviyesi rekabet edebilirdi.

Sayı makinasıydı. Barcelona’ya attığı son saniye üçlüğü, nice mucizesine örnekti. Avrupa karmasına seçilmediğinde, basketbol duayeni Pesiç; kıyameti kopardı, küplere bindi, ortalığı birbirine kattı.12 yıl aradan sonra, 1993 Avrupa şampiyonası’na giden milli takımımızın başrol oyuncusuydu. 2001’de Avrupa ikincisi olduğumuzda, en iyilerdendi. Real’e 40, Panionios’a 44; Mydonose Kolej’e 49, Beykoz’a 83 attı.

1999’da tanıştığı gün, vejeteryanlığını bilmeden kebapçıya götürdüğü, 2003’te evlendiği aile boyu basketbolcu Bulgar kökenli eski eşi Gergena Brenzova’dan (kendisi, annesi, babası, kız kardeşi basketbolcuydu.) bir ikiz, toplam üç çocuğu oldu.

En yakın arkadaşı Orhun Ene’yi çıldırttığı saç şampuanıyla ilgili anekdotu, herkesin okumasını isterim.

Sinemaya, köpeklere, Hızlı arabalara bayılır Hoca. Otobanda 330 basmışlığı vardır. Gençliğinde babasının engellemesi nedeniyle doya doya okuyamamışsa da, tam bir çizgi roman delisidir.

PR’ı çok önemser. Medyanın her davetine katılır.

Başkanlığını yaptığı İTÜ’yü NBA standartlarına taşımaya çalışıyor.

Ayvansaray Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi.

Kolejlilerin, okumuşların, elitlerin sporu saydığı, halka daha fazla sevdirmek için varını yoğunu ortaya koyduğu basketbola dair hocanın iki cümlesini okuyalım mı finalde?:

“Basketbolsever çocuklarınızı, önce atletizm, yüzme, jimnastiğe göndermeniz; basketbola başladıklarında onları yaşça kendilerinden büyüklerle oynatmanız; gelişimlerine büyük katkı sağlar…  Basketbol maçlarına seyirci iki şey için gider: Takımını desteklemek ve özel bir oyuncuyu izlemek…”

Ve şimdi de ona “sayı makinası” dememe neden olan başarılarının küçük bir özetini sunuyorum:

1984’de Türkiye gençlerde yılın en iyi forveti seçildi.

1986’da üniversiteler arası en iyi forvet seçildi.

1990 ve 1995 sezonlarında Türkiye Ligi’nin en iyi oyuncusu seçildi.

1994-95 All Star maçının en iyi oyuncusuydu.

1996, 1998, 2001 yılları play off’larının en iyi oyuncusu seçildi.

189 kez A milli oldu.

1988-89, 1992-93, 2004-2005 sezonlarında Türkiye Basketbol Ligi sayı kralı oldu.

1994-95, 1997-98, 2000-2001 yıllarında Ülkerspor’la Türkiye Basketbol ligi şampiyonluklarını kazandı.

1992’de Paşabahçe’yle Türkiye Kupası’nı aldı. 1993’te takımıyla birlikte G.S.G.M. Kupası’nı kazandı.

1995, 2001, 2002 sezonlarında yine Ülkerspor’da Cumhurbaşkanlığı Kupalarını kazandı.

1999-2000 sezonunda, Ülkerspor’dayken, Euroleague’de son 8’e kalan ekibin en önemli parçasıydı.

2001’de Avrupa ikincisi olan milli takımımızın kaptanıydı.

A Milli takımımızın genel menejeriyken;

2013 Akdeniz Oyunları 1.liği; 2002 Dünya 9.luğu, 2006 Dünya 6.lığı, 2010 Dünya ikinciliği kazandı.

İTÜ’de başkanlık yaptı.

Türkiye Basketbol Federasyonu’na 2015-2016 yılları arasında  başkanlık etti.

FİBA’da 2015-2019 döneminde yönetim kurulu üyesiydi.

Yazarın ilgililerine tavsiyesidir: Harun Erdenay’ı daha yakından tanımak isteyenlerin:

Socrates dergisinde Caner Eler ile İlhan Özge’nin birlikte hazırladığı:”Posedion – Pegasus”

3 Sayı dergisinde “Basketbolumuzda İz Bırakanlar (3) : Harun Erdenay” başlığı, Çetin Kuzu imzsıyla yayınlanan yazıları okumalarını;

“Bir Ömür spor: Harun Erdenay”

“Harun Erdenay: Hayatım Spor”

“3 Saniye – 6.bölüm/ Konuk: Harun Erdenay”

“Harun Erdenay CRI Türk’te”

“İbrahim Kutluay – Harun Erdenay’la bir anısı”

“Orhun Ene’nin Harun Erdenay’la arkadaşlığı nasıl başladı?”

adlı videoları izlemelerini öneriyorum…