Başakşehir Şampiyon Oldu da Ne oldu?!

Önce yiğidin hakkını yiğide verelim. Ve diyelim ki: Başakşehir, bu sezon oynadığı futbolla şampiyonluğu hak etti.
Özellikle Abdullah Avcı yönetiminde mıymıntı bir oyun oynayan, İtalyanların sıkıcı futbol modeli Catenaccio’nun az biraz modernize edilmiş şeklini uygulayan takım… Okan Buruk gelince: Ofansif kimlikli, hücumu düşünen, pozitif futbol felsefesiyle hareket eden bir oyuncu topluluğuna dönüştü. Bu dönüşüm, ard arda kaçırılan şampiyonlukların acısını çıkarırcasına bu yıl zirveye taşıdı Başakşehir’i.
Ligimizi rekabete açık hale getirmesi açısından; 4 büyüklerin dışında, Bursaspor’un ardından 2. şampiyon olması Türkiye Ligi’ni 6 büyüklü hale getirmesi; Başakşehir’in aldığı sonucun diğer artısı…

İşin 3. olumlu yanıysa; elde edilen şampiyonluğun: Okan Buruk’u, gelecek 20 yılın en önemli teknik adamlarımızdan biri haline getirmesidir. Gönülden dilerim ki, Sonu Ertuğrul Sağlam’a benzemesin.
Öte yandan: Boz Baykuşlar grubu dışında bilinen bir taraftar topluluğu bulunmuyor Başakşehir’in. Toplumsal desteği yok. Başta 4 büyük takımın sempatizanı olmak üzere, futbol dünyasının %95’i –bilinen nedenler yüzünden- karşı Başakşehir’e. Kimileri, futbolumuzun Real Madrid’i ilan etti onları… Kimileri, şampiyon yapıldıktan sonra Arap sermayesine satılacaklarından dem vurdu. (Bu iddiayı dile getirenlere, Arap sermayedarların şimdiye dek hangi liglerden, hangi takımları satın aldıklarını dikkatle incelemelerini, hararetle tavsiye ederim. Nokta!)
Geçen yıl ancak ve sadece 3860 seyirci ortalamasına ulaşabilmiş Başakşehir; bu yıl bitime 1 hafta kala şampiyonluğu garantilese de,yurt çapında o şampiyonluk sevincini yaşayacak, paylaşacak taraftar kitlesine kavuşmanın Fizan kadar uzağında.
Böyle bir takımın, ne doğru düzgün kamuoyu etkisi/baskısı oluşturması mümkün, ne milyonları peşinden sürükleyecek, koşturacak bir hayran kitlesine kavuşması olası gözüküyor.
Futbol çevrelerindeki algı şu: “Bu bir proje takımı.” Ve bu algının kolay kolay yıkılacağını sanmıyorum.

Madem bir projeyle, bir idealle çıkıldı yola… O halde, aşağıda anlatacağım takımlardan birinin ihya edilmesi çok daha akıllıca olmaz mıydı?: Şimdiye dek Türkiye Liginde 500’ün üzerinde maça çıkmış, ancak şu an Süper Lig’den ayrı düşmüş ekiplerden biri seçilemez miydi yeni bir takım yaratılırken?:

Stadına 4.000 seyirci dahi çekememiş, Kasımpaşa’dan sonra ligde maçları en az izlenen 2. takım yerine daha önce şampiyon olmuş, en özel futbol şehirlerimizden birinin takımı Bursaspor mesela; bunca desteklenseydi eğer, emin olun, hem şampiyonluk sayısını arttırır, hem tıklım tıklım stadlarda oynamasının üstüne ülke çapında yeni taraftar yığınları ekleyebilirdi. Oysa an itibariyle maalesef, 5.bitirdiği 1.Lig’den Süper Lig’e dönmek için cansiperane çalışıyor/çarpışıyor. Sonuç meçhul.

Madem marka değeri yüksek takım kurulmak isteniyordu… Bunun için Taaa 1914’te kurulmuş, futbol tarihimizin ekol olmuş kluplerinin birinden daha iyi örnek bulunabilir miydi? Gel gelelim, Süper Lig’de 1326 maça çıkmış Altay; ilk 6’ya giremediğinden en az 1 yıl daha 1.Ligde kalmak zorunda!
Ligimizde tam 1659 maç yapmış, 1910’da kurulmuş Ankaragücü, bir kez daha alt lige düşüp giderek “asansör takım”a dönüşürken; hangi gerçek futbolsever Başakşehir şampiyonluğuna sevinebilir?
1970’lerin fırtınası Eskişehirspor, bir devrin zirveden inmeyeni Es Es’ler, Türkiye’nin en üst futbol arenasında 978 kez sahaya çıkmışken; aşamadığı maddi sorunları nedeniyle -15 puanla başladığı sezonda, 3.Lig’e düşerken… Hiçbir futbol sevdalısı Başakşehir şampiyonluğuna yüz vermez.

Sadece Tanju Çolak gibi Türk futbolunun en büyük golcüsünü, Ertuğrul Sağlam gibi Bursaspor’u şampiyon yapmış bir futbol adamını bize hediye etmesi bile sonsuz takdir edilmesine yeterliyken… Bir de çıkıp 986 kez Süper Lig’de sahne almış bir şehir takmı, Samsunspor, 2.lige kavuşabilmek için varını yoğunu ortaya koyarken… Ben futbol aşığım, diyen kişi; mevcut şampiyona prim tanımaz.
Memleketimizin en ateşli taraftar kitlelerinden birini temsil eden, 674 müsabakasını Süper Lig’de oynamış Kocaelispor ve neredeyse tüm İzmit halkı; “3.Lig’e çıktık!” diye düğün bayram edip, sabahlara dek eğlenirken… Bu dramın şahitleri; bu sene lig yarışını kimin kazandığını zerre iplemezler.

“Karun Kadar Zengin olduğu” tarihlerde Cem Uzan tarzı bir futbol delisinin dahi ligde tutamadığı İstanbulspor (756 maç) gibi tarihi bir takım 1.ligde orta sıra takımıyken… Hakiki halk temsilcilerinden Adanaspor (704 maç), 3.Lige düşerken; Başakşehir’in esamesi okunmaz; o semtlerde/o diyarlarda…
Rıdvan Dilmen’in yıldızını parlatan Boluspor, alt lige düşmekten son anda kurtulurken… Basın desteği bulunmayan, kalıcı gelecek vaad etmeyen, onu var eden etkenler yok olunca meçhul bir geleceğin yolcusu olacağını düşündüğüm bir takımı… Sırf 413 milyon lira prim aldı diye ayakta tutamazsınız.
Çünkü futbolu futbol yapan unsurlar arasında paranın yadsınamaz önemi varsa da… Şampiyonluk haberi 81 ilimizde ufacık bir sevinç rüzgarı estirememiş, mutluluk dalgası yayamamış bir oluşumu; uzun süre metezori yöntemlerle var edemezsiniz, topluma kabul ettiremezsiniz. Dayatamazsınız. Bu, eşyanın tabiatına aykırı. Futbol seyircisine “toplum mühendisliği” sökmez. O, kalbinin sesini dinler, hislerinin izinden gider neticede.
Karşıyaka gibi bir futbol değeri 3.ligde çırpınıp dururken… Hangi İzmirli Okan Hoca ve futbolcularının zaferini takar? Ben soruyu sormakla yetineyim. Cevabı siz verin lütfen.

Türkiye Süper Ligi’nde 550 karşılaşma görmüş Adanademirspor ki, Fatih Terim’i yetiştirmiştir… “ Yarabbi! Ne olur Süper Lig’e çıkayım! “ diye gece-gündüz dua ederken… Diğer takımı 3.lig’e düşmüş Adana sakinlerinin Başakşehir’in zaferine ilgi göstermesi ihtimali; Kayserispor’un Şampiyonlar Ligi’ni kazanma ihtimalinden bile daha düşük. Varın, gerisini siz hesaplayın!
Ve son olarak şunu bilmenizi isterim ki, bu yazıdan kastım: Ne Başakşehir’in kanıtlanmış başarısını küçümsemek, ne kazanılmış bir zafere çamur atmaktır.
Çünkü kendimi bildim bileli dedemin şu öğüdünü aklımda tutarım: “ Oğlum, kolay kolay kimseyi suçlama. Çünkü bir parmağın karşıyı gösterirken, dört parmağın seni işaret eder!”

Amma velakin, bana bunca şeyi yazdıran bir derdimin olduğu da açık. O dert şu:
Türk futbolunu kalkındırmak isteyenlerin çabalarını bilgi, birikim, deneyimlerini en iyi şekilde, mümkünse; “sıfır israfla” kullanmasıdır. Bundan sebep kurdum cümlelerimi. Bu amaçla yazdım okuduğunuz satırlarımı.
Madem hedefimiz tek, tutkumuz futbolda köklü başarıları yakalamak… Öyleyse en azından bundan böyle: Mazisiyle, potansiyeliyle, taraftarıyla, kamuoyuyla; rakipleri, yönetici ve elbette medyasıyla en hazır olan takımları tercih edelim.

Bana bunca şeyi söyleten, futbol aklım… Bu aklı kim beğenir, kim beğenmez?, orasını bilemem!
Lakin, bildiğim şu: Türk futboluna katkı sunmak isteyen herkes, eteğindeki taşı döksün. Döksün ki, Hiç değilse bundan böyle boş yere vakit kaybetmeyelim. Futbolun süratle değişip, dönüşmesine, başkalaşmasına uyum sağlamanın ilk adımı, bu tür fikir jimnastikleridir sonuçta.
Sürç-ü lisan ettiysek affola! Samimiyetimizden şüpheniz olmasın.